MİMAR.CC MAKALELER
Klâsik Dönem Osmanlı Vakıf Sistemi
Yazının Sahibi: Prof.Dr.Ahmet TABAKOĞLU
Vakıf sistemi sosyal güvenliğin temel kurumu olduğu kadar eğitim, kültür, diyanet, bayındırlık, sağlık ve sosyal yardım yatırımlarını yürüten malî bir kurumdur. Yine bu kesimlerde hizmet gören, müderris, şeyh, kâtip gibi kişilerin maaşlarını ödeyerek câri harcamaların önemli bir kısmını finanse eden bir kurum olarak Osmanlı malî teşkilatının, merkez maliyesi ve tımar sistemi ile birlikte üçüncü alt öğesidir.(1)
Vakfın esası bir malı insanların faydalanması için, Allah'ın mülkü hükmünde olmak üzere, ferdî mülkiyet sahasından çıkarmaktır.(2)
Buna göre vakıf sisteminde finanse eden ve edilen olmak üzere iki unsur vardır. Finanse eden gelir kaynakları iktisadî ve sosyal hayatın esasları olan han, dükkan, çarşı, hamam, ziraî topraklar gibi taşınmazlar (3) ile vakıf sandıklardan yapılan kredi faaliyetleridir (asl-ı vakf). Bunlar esnaf ve tarımsal üreticiler için iş sahaları teşkil ederler. Bu kaynaklardan elde edilen gelirlerle hayır kurumları (müessesât-ı hayriye) denen cami, medrese, zaviye, hastahane, kervansaray gibi eğitim, din, bayındırlık, sağlık ve sosyal yardım kurumları ile sosyal güvenlik sistemi finanse edilir.(4)
Bu tebliğin zaman çerçevesini oluşturan Osmanlı klâsik dönemi, Türklerin Anadolu'yu yurt edinmeye başladıkları XI. yüzyıldan XVIII. yüzyıl sonlarına kadar uzanan yaklaşık sekiz yüzyıllık dönemdir.(5)


Selçuklu ve Osmanlı Vakıfları
Anadolu Selçuklularında sosyal ve iktisadî refah XIII. yüzyıl başlarında, I. Keykavus ve I. Keykubad zamanlarında zirveye ulaşmıştı. Bu yüzden XIII. yüzyıl Ortaçağ Avrupa yazarları Türkiye'yi efsanevi zenginlikler diyarı olarak göstermişlerdir. (6)
Gelir dağılımındaki adaletin göstergesi oldukça güçlü bir orta tabakanın varlığıdır. Bu kesim de ahilerin teşkilatlandırdıkları esnaf birlikleri ile ikta sistemi içerisinde yer alan sipahi ve köylülerden oluşan halktır.
Geleneksel olarak servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması politikası izlendiği ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanması bir görev sayıldığı için özellikle vakıflar sosyal refahı arttırmaya yönelik bir çok yatırım yapmaktaydılar. Ne Selçuklulardan ne de klasik Osmanlı döneminden günümüze ciddi bir saray kalmamakla birlikte halen kullanılan camiler, medreseler, kervansaraylar, imaretler, kütüphaneler, köprüler, su yolları vs. yapılar buna bir delil teşkil eder. (7)
Selçuklular sosyal ve iktisadî refahı arttırıcı yatırımları, İslâmî geleneğe bağlı olarak, vakıflar kanalıyla yapmışlardır. Bu kurum Moğolların ilk zamanlarında zayıf bir duruma düşmüş fakat Moğolların Müslüman olmasından sonra eski önemini kazanmıştır. (8)
Ancak 1277'den 1318 yılındaki yıkılışa kadar iktisadî ve sosyal hayat çöküş dönemi yaşamıştır.
Osmanlı sistemi siyasî, dinî ve ideolojik anlamlarda merkezî; idarî, iktisadî ve malî anlamlarda da mahallî özellikler taşımaktadır. Devlet malî yapıyı kurmak için öncelikle sayımlarla ülkenin gelir kaynaklarını tespit eder. Bu aynı zamanda kayıtlı ekonomi demektir. Bu sayımlar öncelikle devletin tımar kesimini teşkilatlandırır. Sonra nakdî kesimi oluşturan merkez maliyesi ve nihayet vakıflar kayda geçer. İşte bu üç kesim, merkez maliyesi, tımar sistemi ve vakıflar, Osmanlı malî teşkilâtını oluşturmaktadır. Bir başka açıdan ülkenin 'gayr-i safî millî hasıla'sının önemli bir kısmı bu üç kesim tarafından oluşturulmuştur.
Osmanlı vakıf sistemi özerk ve demokratik bir 'sivil toplum' sistemi olmakla birlikte devletin denetiminin dışında değildir. Nezaret kurumu bu denetimi sağlamaktadır. Özellikle büyük vakıflar sadrazam, şeyhülislam, başdefterdar, kadı, enderun, daru's-saade ve babü's-saade ağaları, iç hazinedarbaşı, nakibu'l-eşraf gibi devlet görevlilerinin nezareti altındadır. (9)
XVIII. yüzyılda vakıf kurucularının %80-90'ının askerî zümre mensuplarını, %10-20 kadarının ise reaya olduğu görülmektedir. Yine devşirme sisteminin bir sonucu olarak aynı yüzyılda büyük vakıfların %14'ü köle asıllılar tarafından kurulmuştu. (10)
Bu vakıflardan bir kısmı padişah ve vezirlere ait olan büyük vakıflardı. Bunların bazı idarî-malî muafiyetleri vardı. Bu tür vakıfların gelirlerine devlet memurlarının müdahaleye yetkileri olmadığı gibi bir mülkname ile tespit edilen varidattan başka bir gelirin oluşup oluşmadığı da teftiş edilemezdi. Bu tür vakıflara avarız toplamak için de müdahale edilemezdi. Vakıf topraklarda çalışan köylüler bu vergilerden muaf idiler. Hatta adlî hükümlerin uygulanması da vakıf mütevellisinin bilgisi altında olabilirdi. (11)
Vakıflar bazı mütekait ve duacıların vazife denen maaşlarını ödemekle yükümlüydüler. Vakıf reayası da bazı avarız vergilerine tâbidir. Bu gibi işlemler, merkezî hazinenin yükünü biraz hafifletiyordu.
1713'lerde İstanbul, Edirne ve Bursa gibi şehirlerdeki birçok vakfın Evkaf muhasebesi adıyla bağımsız bir kalem oluşturduğu kaynaklarımızda zikredilmektedir. (12) Ancak vakıflar 1826'da Evkaf Nezareti kuruluncaya kadar nazır ve mütevelliler vasıtasıyla idare edilmiştir. Bu tarihte tahsisat kabilinden vakıflar Maliye hazinesi tarafından zaptedildi ve Hazine ile kolay ilgi kurulamayan vakıflar için de söz konusu Nezaret kuruldu. (13) Bu dönemde Avrupalıların Osmanlı topraklarında serbest dolaşım, mülk sahibi olma gibi istekleri vardı. Evkaf Nezareti'nin kurulması ile yabancıların Osmanlı topraklarındaki bu istekleri arasında bağ kurulmaktadır. Tanzimat, tımar sistemini ortadan kaldırmış, dolayısıyla mîrî topraklara müdahale kolaylaşmıştı. Fakat vakıflar özerkti ve devletin müdahalesi çok zordu. Avrupalılar Paris, Londra ve Berlin kongrelerinde bu hususu belirtmişlerdi. (14)
Bir başka açıdan XIX. yüzyıl başlarında çok dağınık ve karışık görünüm arz eden vakıfların Evkaf Nezareti şemsiyesi altında birleştirilmesi belli bir düzen sağlamıştır. Ancak vakıf gelirlerinin vakfiyelerde belirtilen yerlere sarfedilmeyip merkezî hazineye aktarılması vakıfları ve personelini daha kötü duruma düşürmüştür. (15)
Batılılaşma süreci içinde vakıflar bir yandan genişlerlerken bir yandan da tesir ve nüfuzlarını kaybetmeye başladılar. Vakıfların merkezî hazine ve tımar sistemi aleyhine genişlemesini onaylamak mümkün değildir. Buna rağmen bu sistem taşınmazların Müslümanların elinden çıkmasını zorlaştırıyor ve sömürgecilerin kolonizasyon siyasetlerine engel teşkil ediyordu. (16)
Vakıfların oluşmasında şahsî ve ailevî düşüncelerin ve servetin müsadereden korunması amacının önemli olduğu görüşü vardır.(17) Oysa amaç servetleri müsadereden kurtarmak ve aileye gelir bırakmak olsaydı, hayır eserleri değil, gelir getiren eserler daha çok yapılırdı. (18)
Tanzimat, tımar gibi, vakıf sistemini de bertaraf etmeye çalışmıştır. Aslında vakıfların kötü durumları ve ıslahat teşebbüslerine direnmeleri, aleyhlerindeki telakkilerin yerleşmesine imkan ve fırsat veriyordu. Bu telakkilerin başında bu kurumun sosyal güvenlik fonksiyonlarından dolayı teşebbüs şevkini zayıflattığı ve kapitalist oluşumu engellediği görüşleri gelmektedir. Oysa bugün çağdaş bütçelerin önemli gider kalemlerinden birini oluşturan eğitim, bayındırlık, sağlık ve sosyal yardım gibi yatırım harcamalarının çoğunun vakıflar tarafından yapıldığını belirtmek gerekir. Eğer bu sistem İslâm toplumu için zararlı olsaydı, İslam ve Osmanlı medeniyetinin en ileri devirlerinde gelişme göstermesi imkansız olurdu. (19)
Vakıflar aleyhine ileri sürülen görüşlerin liberalist doktrinle yakın ilgisi vardır. Zira bu doktrinin tam ve mutlak mülkiyet telakkisi, vakıfları bir engel olarak görüyordu. Vakıfların bu dönemde içinde bulunduğu kötü durum da onların yeni düzen arayışlarına gerekçe teşkil ediyordu. Özellikle İkinci Meşrutiyet döneminden itibaren Osmanlı ekonomisinin ve toplumunun kapitalizme geçemeyişi, "ilerleyemeyişi", "geri kalışı", Akçuraoğlu Yusuf gibi düşünürler tarafından Osmanlı sisteminde burjuva sınıfının olmayışına bağlanıyordu. Prens Sabahattin aynı şeyi infiradî toplum ve şahsî teşebbüsün yokluğu şeklinde ifade etmişti. Nihayet Ziya Gökalp'ın vakıf sistemini şiddetle eleştirmesi aynı gerekçeye dayanmaktaydı.


Taşınmaz Mal Vakıfları
Taşınmaz mal vakıflarının en önemli kısmını oluşturan toprak vakıfları iki kısımda ele alınabilir. Birincisi, özel mülkiyet altındayken vakfedilen topraklardır. Bunlar özellikle tımar sisteminin bozulmasından sonra çoğalmıştır. İkincisi, devletin mülkiyetini (rakabesini) elinde tutarak vakfettiği topraklardır. Bu ikincilere irsadî vakıf denir ve bunların gelirlerinden hazineden alacaklı olanlar faydalanırlar.
XVI. yüzyıl başlarında, Osmanlı ekonomisinde toprakların %20'si vakıf sistemi içerisindeydi. Bu dönemde (1527-8 bütçesine göre) vakıfların toplam kamu gelirleri içindeki %12'lik payı sadece bazı emlakla birlikte bu toprak gelirlerinin oranıdır.(20) Binalardan, para-vakıflarından ve diğer vakıflardan elde edilen gelirler buna dahil değildir. Bu oranlar, toprakların bir kısmı özel mülk haline geldiğinden, zaman içerisinde yükselmiş olmalıdır. (21)
Yine XVI. yüzyıl başlarında, merkezi hazine gelirleri toplam kamu gelirleri içinde %51, tımar sisteminde oluşan gelirler %37, vakıf gelirleri (bazı emlâk dahil toprak vakıfları) %12 civarında bir paya sahiptir. (22)
Tımar kesiminin gerileme süreci içinde bu %12'lik oranın XVII. yüzyılda %20'ye, XVIII. yüzyılda %25'e çıktığı tahmin edilebilir.
İltizâm ve özel mülkleşme eğilimlerinin güçlendiği XVII. yüzyıldan itibaren vakıflarda da bir genişleme olduğu tahmin edilebilir. Nitekim, 1661-2 bütçesinin açıklamasından anladığımız kadarıyla, yüzyılın ikinci yarısının başlarında merkezî gelirler %25'e düşmüştü. Geriye kalan %75 içinde tımar gelirlerinin yükselmediğini tahmin edebiliriz. Çünkü bu sistem gerileme içine girmişti. Bu oran içinde Merkezin payı olmakla birlikte, savaş vs. zorunluklarından dolayı artık Merkeze gön-derilmeyip yerinde harcamaya dönüşen gelirlerle vakıf gelirlerinin yükselmiş olduğunu söyleyebiliriz. (23)
Eğer yine tımar gelirleri payının XVII. yüzyıl başlarında %27-30'dan az olduğunu (24) kabul edecek olursak, vakıf gelirlerinin payı %20'lere kadar yükselir. XVIII. yüzyılda bu eğilimin devamı sebebiyle vakıf gelirlerinin oranı %25'lere çıkmış olmalıdır. (25) Ancak bazı konar-göçer aşiretlerin bağlı olduğu Üsküdar Valide Sultan Camii vakıfları gibi bazı vakıfların da, özellikle vakıf reayasının güvensizlik faktörü olmalarından dolayı, hazineye alındıklarını biliyoruz.
Taşınmaz mal vakıflarının ikinci türünü gelir getiren çeşitli yapılar oluşturur ki, bunların başında çarşılar ve ticaret merkezleri gelir. (26)


Para Vakıfları (nükûd-ı mevkûfe) ve Kredi
Taşınır servetin, yani özellikle nakit paraların vakfı tartışmalıdır. Genellikle kabul edilen görüşe göre bu tür servetin vakfı (riba tehlikesinden dolayı) caiz değildir. Ancak taşınmaz servetin uzantısı olan nakit paraların vakfı, caiz görülmüştür. Nihayet böyle bir durum olsun olmasın, özellikle İmam Züfer'in içtihadıyla, para vakıfları örf haline geldiğinden caiz görülmüştür. Osmanlılar bu görüşü uygulamışlardır ve para vakıflarını önemli kredi ve finansman kurumları olarak yaşatmışlardır. (27)
Para vakıflarının ilk bilineni, II. Mehmed (1451-1481) tarafından kurulmuştur. Fatih, geliri yeniçeri ocaklarına verilen etlerin sübvansiyonunda kullanılmak üzere 24000 altın vakfetmiştir. (28) Para vakıfları o kadar gelişmiş idi ki bunları vakıf-bankalar olarak adlandırmak mümkündür. (29) Meselâ İstanbul'da 1456-1551 arasında çeşitli amaçlar için kurulmuş 1161 para vakfı vardı. (30) Yine İstanbul'un et ihtiyacı için I. Süleyman (1520-1566) kendinden önce bu iş için tesis edilen vakıfları bir araya getirerek 698 bin akçelik bir vakıf yapmıştı. Bunun gelirleri İstanbul kasaplarına sermaye olarak veriliyordu. (31)
Bazı kredi işlemlerinde açık veya örtülü faiz uygulanmakta idi. Resmî faiz hadleri %15'i geçmemekle birlikte tefeciler % 20-50 arasında faiz uygulamaktaydılar. Vakıf paralar ise, resmî hat üzerinden işletilebilirdi. Bu vakfedilen paralardan elde edilen gelirler çeşitli dinî ve sosyal amaçlarla kullanılmaktaydı. (32)
Osmanlı ekonomisinde ticaretin teşvik edilmesi kredi kullanımının da yaygın olmasını akla getirebilir. Kredi arzının yüksek olduğunu ve teşvik edildiğini görüyoruz.
Vakıflar ve ellerinde atıl para bulunduranlar, bu paraları mudaraba denen emek-sermaye ortaklığı içerisinde veya kredi olarak tüccarlara vererek işletmekteydiler. (33)
Bu şirketlerin teşebbüs tarafını (mudarip) oluşturanlar kervan ve gemilerle uzak ülkelere giden ve kârlı ticaret yapan büyük tüccarlar, ortaklık veya kooperatif tarzda başkalarından para toplayarak bunları işleten ve elde ettikleri kârlardan sermaye sahiplerine pay veren kişilerdir. (34)
Özellikle para vakıflarının ne kadar önemli olduğunu gördük. Bunlar arasında iş adamları ve esnafın kredi ihtiyaçlarını karşılayan kişi ve vakıflar da vardır. Bu kredi sistemi içinde dış ticarette söz sahibi olan tüccarlar, üçüncü şahısları kendileri adına para tahsil ve tediye ettirerek bir banka gibi çalışanlar da söz konusudur. (35)
Aslında kredi talebi teşvik edilmemekteydi. Bunda esas amil, bir İslâm ekonomisinin öz sermaye ekonomisi olduğu ve kredi kullanımının asgariye indirilerek riba ortamının oluşturulmaması fikirleridir. Yine esnafın kendi işyerlerinde çalışmalarının, öz sermayelerini arttırmalarının ve faizli kredi kullanmamalarının istendiğini biliyoruz. (36)
Kanunî (1520-1566) zamanında teorik ve meşru bir zemine kavuşan para vakıfları Osmanlı devletinin yıkılışına kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Tanzimat döneminin devletleştirme ve merkezîleştirme eğilimine paralel olarak vakıfların bir kısmı Evkaf Nezaretinin yönetimine geçmiş, II. Meşrutiyet döneminde de doğrudan para vakıflarıyla ilgili olarak Nezaret içerisinde Terekât ve Nukûd-ı Mevkûfe kalemi oluşturulmuştur. Nihayet Nezaretteki vakıf fonlarının merkezî hazine açıklarının kapatılmasında kullanıldığı görülmektedir. (37)
XIX. yüzyılın başarısız savaşları sonucunda ortaya çıkan göçmen kitlelerine yönelik dayanışma örneği olarak yeni kurulan para vakıflarının oranının taşınmaz mal vakıflarını aştığı görülmektedir. Hem para vakıfiarındaki artışlar hem de arsa ve arazi vakıflarının zenginliği II. Meşrutiyet döneminde bir "Evkaf Bankası" kurulması teşebbüsüne yol açmışsa da I. Dünya Savaşı, bankanın faaliyete geçmesini engellemiştir. Cumhuriyetten sonra, 1935'ten itibaren vakıf mallarının satışının serbest bırakılmasıyla vakıf paralardaki artış büyümüş, çeşitli teşebbüsleri takiben 1000'i aşkın para vakfının fonları ile taşınmazların satışlarıyla elde edilen yeni fonlar 1954 yılında kurulan Türkiye Vakıflar Bankasının sermayesinin önemli bir kısmını oluşturmuştur. (38)


Sosyal Güvenlik Sistemi
Osmanlılarda çağdaş sosyal güvenlik sisteminin işlevlerini vakıflar görmektedir. Bu vakıa özellikle klâsik dönem için böyledir. Klâsik dönem Osmanlı sosyal güvenlik sistemini incelerken devlet görevlileri (askerî zümre) ve halk kesimi (reaya) ayrımını yapabiliriz. Tanzimattan sonra ise genel merkezîleştirme ve devletleştirme eğilimine paralel olarak devlet bürokrasisi sosyal güvenliğe hakim olmuştur.
Vakıf statüsünde olan sosyal güvenlik kurumlarının kredi arzını sağlayan en önemli unsurları meydana getirdiklerini vurgulamakta fayda vardır. Yeniçeri orta ve esnaf sandıklarındaki paralar hep bu şekilde işletilirdi. (39)


Askerî Zümre (devlet görevlileri)
Bu zümreyi ilmiye-adliye, kapıkulları ve tımarlı sipahiler oluşturur. Bunlar için mecburî prim ödeme ve belirli bir emeklilik yaşı söz konusu değildir. Azledilme, ihtiyarlık ve sakatlık gibi durumlar hariç çalışma sınırsızdır.
Askerî zümrenin birinci kısmı müderrisler gibi ilmiye ve kadılar gibi adliye görevlileridir. İlmiye görevlileri genellikle vakıf sistemi içindeydiler. Bunlar ve adliye görevlileri görevleri süresince yüksek maaş alırlardı. Merkezî hazineden maaş alan şeyhülislâm ve kadı gibi ilmiye ve adliye görevlilerine ölümlerinde (genellikle vakıflardan) bakmakla yükümlü oldukları kişilere yeterli gelir bırakılır, azledildiklerinde arpalık denen aynî veya nakdî karşılık verilirdi. Bu ya belli bir toprak parçasının yıllık hasılatı ve gelirin tahsisi veya hazineden belli bir meblağın tahsisi şekillerinde gerçekleşebilirdi. (40)
Arpalık uygulaması Tanzimattan sonra kaldırılmış olmalıdır. Bunun yerine, emekli olan adliye mensupları gibi bürokratlara 'mazuliyet akçesi', ilmiye zümresine de 'tarik maaşı' verilmeye başlandı. Yine bir ilmiye (ve adliye) tekaüt sandığı oluşturularak emekli olan ilmiye mensuplarına, kadılara ve bunların ölümlerinden sonra da ailelerine maaş tahsis edilirdi.
Askerî zümrenin ikinci grubunu kapıkulları oluşturur. Kapıkulları bir kısım bürokrasi ile yeniçerilerden meydana gelir. Yeniçerilerin orta sandığı denen ve orta denen birliklerinde bulunan vakıf statüsünde bir yardımlaşma sandıkları vardır. Bu sandık 'tas parası' adıyla ulufe dağıtımında alınan %3-5 oranlarındaki aidat ile bekâr ölen yeniçerilerin metrukatının satışlarından elde edilen fonlardan ve bazı yeniçerilerin katkılarından oluşurdu. Bu sandık bazen savaşta esir düşen yeniçerilerin kurtarılmasında ve hasta ve muhtaç olanlara yardımda kullanılırdı. (41) Devlet adamlarının bu vakıflara kredi için başvurmaları dikkati çekecek kadar çoktur. (42) Yine yeniçerilerin, ihtiyacı olan kişilerin ve hatta rahiplerin sandıktan kredi aldıkları bilinmektedir. (43)
Tanzimattan sonra devlet görevlilerinin sosyal güvenliğini sağlamaya yönelik vakıf statüsündeki sandıklar tamamen devlet eline alındı. Zira bilindiği gibi Tanzimat, bir yönüyle devletleştirme ve merkezîleştirme hareketidir. Bunun sonucu olarak devletin sosyal güvenliğe tamamen hakim olma isteğiyle 1866'da kurulan Askerî Tekaüt Sandığı ile 1880'de kurulan Mülkî tekaüt sandığı bugünkü Emekli Sandığının ve diğer resmî sosyal güvenlik kurumlarının esasını teşkil eder. (44)


Yönetilenler (halk, reaya)
Bu kesim genellikle vergi veren, dolayısıyla devleti ve yönetenleri finanse eden geniş halk yığınlarıdır. Bunlar vergi ödeme konusu da dahil olmak üzere dayanışma ve sosyal güvenliğe muhtaç idiler. Reayayı yerleşim açısından şehirli, köylü ve yarı göçebe (konar-göçer) kısımlarına ayırarak inceleyebiliriz.
Şehirli halkın önemli bir kesimini oluşturan esnaf, temelinde kahramanlık, cömertlik, namusluluk, hizmet, sosyal dayanışma ve altrüizm bulunan fütüvvet ve ahilik geleneğine bağlıdır. Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinde küçük sanayi, iç ticaret ve büyük ölçüde emek piyasasını teşkilâtlandıran esnaf sistemi rekabete değil, dayanışmaya dayanır. Burada sosyal güvenlik kurumu olarak esnaf sandığının önemini vurgulayabiliriz. Esnaf sandıkları kethüda, yiğitbaşı gibi esnaf ileri gelenlerinin nezaretinde vakıf statüsü altında çalışırlardı. Sandığın sermayesi esnafın bağışları ile çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan ustalığa yükselenler için ustaları tarafından verilen paralardan ve aidatlardan oluşurdu. (45)
Esnafın çalıştıkları kapalı çarşılar çok kere büyük camilerin vakıfları idiler. Dolayısıyla burada çalışan esnafın sandıklarıyla devlet yakından ilgiliydi. (46) Bu fonlar da kredi yoluyla işletilirdi. (47)
Avarız vakıfları şehir ve köy halkının en önemli sosyal güvenlik kurumuydu. Avarız, bilindiği gibi, hem toplu yükümlülüklere verilen addır hem de rizikolar, tehlikeler demektir ki tamamen sosyal güvenliğin çerçevesine girer. Sermayeleri kredi olarak işletilen avarız sandıkları ile bütün bir mahalle veya köy halkının veya içlerinden sadece fakir olanların vergi borçları ödenirdi. Yine umulmadık masraflarla yardımlara fon ayrılmıştı. Zamanla vergi borçlarının ödenmesi önemini kaybetmiş, su yolu ve kaldırım inşası, fakirlerin iaşesi, evlendirilmesi, sermaye tedariki, cenaze masraflarının karşılanması gibi hususlar ön plâna çıkmıştır. Avarız sandıkları 1876-7 savaşına kadar devam etmiş, o tarihten itibaren esnaf ve avarız sandıkları devlet tarafından yönetilmeye başlanmıştır. (48)
Mithat Paşa tarafından küçük tarımsal üreticilerin bu sıkıntılarını gidermek için 1863'te Memleket Sandıkları adıyla kredi kurumları oluşturulmuştur. Memleket Sandıkları sonradan Menafi Sandıkları'na ve nihayet Ziraat Sandıklarına çevrilmiştir. Bu sandıklar 25 yıl faaliyetten sonra 1888'de bugünkü T.C. Ziraat Bankası'nın temelini teşkil etmişlerdir. (49)
Tanzimatla birlikte bir yandan klâsik dönemin sandıkları devletleştirilip tek elden yönetilmeye başlanırken bir yandan da dönemin Yenileşme ve Batılılaşma esprisine uygun olarak 1865 yılındaki Dilaver Paşa nizamnamesi ile başlayarak İkinci Meşrutiyet sonrasına kadar birçok düzenleme yapılmıştır. Bu arada işçiler için askerî fabrikalarda, tersanede, deniz yollarında, maden işletmelerinde ayrı emekli sandıkları oluşturulmuştur.
Tanzimat döneminde devletin nezareti altına alınan sandıklar bugünkü Sosyal Sigortalar Kurumu ve Bağ-Kurun temellerini oluşturur. Günümüzde de, hukukî açıdan, devletleştirme eğilimi devam ederken özel sigorta şirketlerinin giderek güçlenmeleri sosyal güvenliğin kapitalist bir baza oturmasının göstergesi gibidirler.


  1. islâmırı sosyal ve iktisadî sistemi vakıfların gösterdiği gelişmenin temel sebebidir. Lüks ve israf yasakları ve infâk zihniyeti harcanabilir gelirleri, vakıflar yoluyla, toplum refahının artmasına yöneltmiştir. Daha teknik bir yaklaşımla tüketici rantı dediğimiz mallara daha yüksek fiyat ödeyebilme takati fiyat farklılaşması yoluyla lüks tüketime yönelmemiş, vakıflar gibi hizmet kurumları aracılığıyla umumi refahın artmasına yardımcı olmuştur.

  2. islâm fıkhında çok geniş bir konu teşkil eden vakıf bazı hadislere dayandırılır. Bunlardan birisinde Hz. Peygamber, Hz. Ömer'e şöyle bir tavsiyede bulunmuşlardı: "Bir şeyin aslını, satılmamak üzere hayır vasıtası kıl. Yalnız mahsulü harcansın ve sadaka olarak dağıtılsın". Bk. Buhari, Hars, 14. Yine muhtelif hadislerde ölüm sonrasında da sevap kaynağı olan sadaka-i cariye (sürekli hayır, sadaka) olarak adlandırılan vakıf teşvik edilmiştir.

  3. Berki, A. H., Vakfa dair yazılan eserlerle vakfiye ve benzeri vesikalarda geçen ıstılah ve tabirler, Ank. 1966, 54. Asıl vakıf, akar da denen, bina, arazi gibi taşınmaz malların vakfıdır.

  4. Yediyıldız, Bahaeddin (1982), "Türk Vakıf Kurucularının Sosyal Tabakalaşmadaki Yeri 1700-1800", Osmanlı Araştırmaları, II, İst. 1982, 156.

  5. Yaklaşık bin yıl boyunca oluşan Osmanlı sistemi iki döneme ayrılabilir. Birinci dönem klâsik dönem (nizâm-ı kadîm), ikinci dönem de yenileşme dönemidir (nizâm-ı cedîd). Klasik dönem oluşma, olgunlaşma ve esnekliğini kaybetme alt dönemlerine ayrılabilir: a. Oluşma (1075-1453). b. Olgunlaşma (1453-1683). c. Esnekliği kaybetme (Bütün XVIII. yüzyıl). Görüldüğü gibi Selçuklu asırlarını Osmanlıya hazırlık dönemi olarak ele alıyoruz. Klâsik sistem esnekliğini kaybederken batılılaşmanın esas unsurunu teşkil ettiği yenileşme hareketleri görülmüştür. Bu yüzden XIX. ve XX. yüzyıllara Yenileşme dönemi diyebiliriz.

  6. Turan, Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, ist. 1971, 399.

  7. Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, 3. bs. İst. 1980, 358-63.

  8. Köprülü, M. Fuad, Osmanlı imparatorluğunun Kuruluşu, Ank. 1972, 102; Turan, 1971, 457.

  9. istanbul Külliyatı, İstanbul Ahkam Defterleri, İstanbul Vakıf Tarihi, I, 410. istanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul Araştırmaları Merkezi.

  10. Bunlar arasında 19 hanım sultan, 6 darüssaade ağası, 3 yeniçeri ağası ve 2 sadrazam vardır, bk. Yediyıldız, 1982, 146, 151, 155, 162.

  11. Bu şekilde adeta imtiyazlı bir durumda olan vakıf reayasının vakıf için canla başla hizmet edeceği umulur: Barkan, 1955, 247-8. Bazı vakfiyelerde vakıf köylerde çalışan reayanın, özellikle vakıf kurucularının nesillerinden gelenler tarafından rahatsız edilmemesine dair hükümler konmuştur, bk. Yediyıldız, 1982, 172.

  12. Mustafa Nuri Paşa, Netâyicu'l-Vukuât, 2. bs. ist. 1327, III, 23.

  13. XIX. yüzyıl başlarında İstanbul'daki arazi ve emlak hemen hemen tamamen vakıf haline gelmişti. II.Mahmut (1808-1839) zamanında vakıflarına gelir bulmak için gedik usulü getirildi. Yine Padişahların ve diğer yöneticilerin vakıf toprakları Maliye hazinesi tarafından zaptedildi. Birinci yıl el konan topraklardan elde edilen 44000 keselik gelir vakıflara ödenmiş, fakat ikinci yıl bütçeyi dengelemek için Fuad Paşa tarafından merkezî gelirler arasına katılmıştır: M. Nuri, IV, 100-1.

  14. M. Hamdi, Ahkam-ı Evkaf, İst. 1326, 125-134.

  15. ibşirli, Mehmet, "II. Mahmud Döneminde Vakıfların İdaresi", Sultan II. Mahmud ve Reformları Semineri, İst.1990, 49-58.

  16. Köprülü, M.Fuad, İslâm ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi, İst. 1983, 391.

  17. Geniş topraklarda ferdî mülkiyet tanındığı takdirde İslâm miras hükümleri gereğince bu topraklar parçalanmaktan kur-tulamıyorlardı. Bu şekilde küçülüp optimum ziraî işletme hüviyetini kaybeden topraklara, kamu maslahatı gereği devlet müdahalesi söz konusuydu. İşte bu tür müdahaleden kurtulmak için daha önce çeşitli sebeplerle özel mülkiyet tanınmış bazı büyük topraklarda, evlatlık vakıflar kurulduğu görülmektedir. Aslında bu tür vakıflarda vakıftık statüsü uzak bir gelecekte gerçekleşmekteydi. XVI. yüzyıl başlarında bu vakıfların diğerlerine göre pek önemli olmadıklarını biliyoruz. Bk. Barkan, Ömer Lütfi "Türkiye'de İmparatorluk Devirlerinin Büyük Nüfus ve Arazi Tahrirleri ve Hakana Mahsus İstatistik Defterleri", İÜİF. M. C. II, S. 1-2, İst. 1940, 14. Koçi Bey, XVII. yüzyıl başlarında vakıfların merkezi bütçeyi tehdit etmeye başladığını ve temliklerin dolayısıyla vakıfların tımarlar aleyhine aile vakıfları haline getirildiğini bildiriyor, bk. Köprülü, 1983, 391-6.

  18. M. Nuri Paşa da vakıfların merkezî hazine ve tımar sistemi aleyhine genişlemesinin iyi olmadığı kanaatindedir. Bununla birlikte o, evlatlık vakıfların müsadereden kurtulmak için tesis edildiği görüşünü reddeder. Kaldı ki bu görüş hadım ağalar gibi nesilleri olmayan kişilerin yaptıkları büyük vakıfları açıklamıyor, bk. II, 104-6. Fakat bu olgu evlatlık vakıfların çok sayıda olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu konuda bk. İstanbul Vakıf Tarihi, l-ll.

  19. Köprülü, 1983, 391-3.

  20. Barkan,"H. 933-934 (M. 1527-1528) Malî Yılına Ait Bir Bütçe Örneği", İÜİF. M, C. XV. nu. 1-4, ist. 1955.

  21. Yine aynı yüzyıl başlarında toprakların %60'ı tımar sistemi içerisindedir (Bu oran tımar topraklarının mukataa sistemine dahil edilmesinden ve bir kısmının da özel mülk haline gelmesinden dolayı zamanla azalmıştır), %20'si merkezî hazineye aittir (Bu oran da zamanla artmış olmalıdır), bk. Barkan, "Osmanlı imparatorluğunda Toprak Vakıflarının İdarî-Malî Muhtariyeti Meselesi", Türk Hukuk Tarihi Mecmuası, I, Ank. 1944, I, 15.

  22. Barkan, 1955.

  23. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Maliyeden Müdevver (MM). 22 249.

  24. Cezar, Yavuz, Osmanlı Maliyesinde Bunalım ve Değişim Dönemi, İst. 1986, s.39.

  25. Zira bu dönemde merkezî hazine gelirleri 2 milyar akçe (Bk. Tabakoğlu, Ahmet, Türk iktisat Tarihi, ist.2000, s.182), vakıf gelirleri 1 milyar akçe civarındadır (bk. Yediyıldız, 1982, 160).

  26. Mesela istanbul Kapalı Çarşısı'nın ve Mahmut Paşa'daki dükkanların Ayasofya imareti gibi çeşitli kurumların finansmanı için vakıf olarak kurulduğunu biliyoruz, bk. İnalcık, Halil, The Ottoman Empire, The Classical Age 1300-1600, London 1973, 141-4.

  27. Genellikle kabul edilen görüşe göre bu tür servetin vakfı (riba tehlikesinden dolayı) caiz değildir. Ancak taşınmaz servetin uzantısı olan nakit paraların vakfı caiz görülmüştür. Nihayet böyle bir durum .olsun olmasın, özellikle imam Züfer'in içtihadıyla, para vakıfları örf haline geldiğinden caiz görülmüştür. Osmanlılar bu görüşü uygulamışlardır. Bk. Berki, 1966, 45. islam fıkhının ilk tedvini sırasında vakfedilen şeyin, geliri devamlılık taşıyan taşınmaz mülk olması gerekiyordu. Ancak bu kural zamanla yumuşatılmıştır. Mesela Ebû Hanife taşınır eşyanın vakfını kabul etmediği halde Ebu Yusuf taşınmazın zorunlu tamamlayıcıları veya sadece onun için faydalı unsurlar oldukları takdirde taşınır servetin de vakfına müsaade etmiştir. Böylece vakfedilen taşınmaza bağlı kölelerin ve tarım aletlerinin de vakfı caiz görülmüştür, imam Züfer de taşınmaza bağlı olsun veya olmasın taşınırların vakfını ve hatta tükenebilir şeylerin vakfını da kabul etmiştir. Nihayet İmam Muhammed mahallî adetler elverdiği takdirde taşınırların vakfını caiz saymış ve bu görüşte Hanefi ve Maliki mezhepleri birleşmiştir. Bk. Yediyıldız, "Vakıf", İA. XIII. 1986, 154.

  28. Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devleti Teşkilatından Kapıkulu Ocakları, Ank. 1943,1,254.

  29. Nakit para vakfedenler paranın 'rehn-i kavî ve kefil-i melî' veya ikisinden biri ile onu on bir buçuk hisabı ile muamele-i şer'iyye ve murabaha-i mer'iyye ile bâ-yed-i mütevellî beher sene alâ vechi'l-helal istirbâh ve istiğlâl oluna". Bu hukukî hile aslında iktisadî olarak % 15'lik bir faiz oranının kabul edildiğini göstermektedir. Bk. Yediyıldız, 1986, 159. Bu konudaki tartışmalar için bk. Çizakça, Murat, Risk Sermayesi, Özel Finans Kurumları ve Para Vakıfları, ist. 1993.

  30. Barkan, Ö.L. - Ayverdi, E.H.İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri (H. 953/M. 1546), İst. 1970.

  31. İstanbul'un et ihtiyacı piyasa fiyatının altındaki fiyatlarla karşılandığı için sübvansiyon gerekliydi - Buna rağmen bu işle görevlendirilen kasaplar çoğu zaman iflastan kurtulamıyorlardı. A. Refik, Onaltıncı Asırda İstanbul Hayatı (1553-1591), İst. 1935, 87: 973/1566; Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Mühimme, 7, s. 499/1440: 975/1568.

  32. Barkan-Ayverdi, 1970. Para vakıfları hakkında tamamlayıcı bilgi için bk. Kurt, İsmail, Para Vakıfları, İst. 1996; Özcan, Tahsin, Osmanlı Para Vakıfları, Kanuni Dönemi Üsküdar Örneği, Türk Tarih Kurumu, Ankara. 2003. Ayrıca bk. Akdağ, Mustafa, Türkiye'nin içtimai ve iktisadî tarihi, ist. II, 250-8.

  33. İnalcık, 1973, 319; Akdağ, II, 259.

  34. İnalcık, 1973, 162.

  35. Bursa'da bunların örneklerine rastlarriaktayız. Kadı sicillerinde bunlar ve bunların açtıkları krediler ve kredi kullananlar hakkında ayrıntılı bilgiler vardır, bk. Sahillioğlu, 1975, 137.

  36. Bu kalitenin düşürülüp ucuz fiyatla piyasaya mal verilmemesi için gerekli görülmüştü, bk. Mühimme, 6, s. 79/172: 972/1564.

  37. Öztürk, Nazif, "Batılılaşma Döneminde Vakıfların Çözülmesine Yol Açan Uygulamalar", Vakıflar Dergisi, XXIII, 1994, s.297 vd.

  38. Öztürk, Nazif, Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi, Ankara, 1995, s.138 vd.; Özcan, 2003, 89.

  39. Mühimme, 96, s. 13: 1060/1650; O. Nuri, Mecelle-i Umûr-ı Belediye, Dersaadet, 1338/1921-2, I, 704-5.

  40. Sertoğlu, Midhat, Osmanlı Tarih Lügati, ist. 1986, s.18.

  41. Pakalın, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 3 C. 2. bs. İst. II, 732; Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilatı, Ank. 1984, I, 309-12.

  42. Naima, Mustafa, Tarih, 1283, ist. II, 72.

  43. Mühimme, 93: 4 1070/1659; 96, s. 13:1089/1678.

  44. Askeri Tekaüt Sandığı Nizamnamesi Muamelat-ı Dahiliyesi Nizamat Defteri, II, 204. Bu sandık yanında sivil memurlar için bir tekaüd sandığı daha kurulmuştur. Daha sonra bu sandıklar birleştirilerek, 1909'da, Askeri ve Mülki Tekaüt Sandıkları oluşturulmuştur. Ayrıca Şirket-i Hayriye Tekaüt Sandıkları (1917), işçiler için Tersane-i âmire'ye Mensup İşçi vs. Tekaüdü Hakkındaki Nizamname (1910) çıkarılmıştır. Bk. Yazgan, Turan, Türk Sosyal Güvenlik Sistemi ve Meseleleri, ist. 1981, 38.

  45. Uluçay, Çağatay, XVII. Yüzyılda Manisa'da Ziraat, Ticaret ve Esnaf Teşkilatı, İst. 1942, 15, 96, 101; Hasan, Hacı Şeyhoğlu, Çankırı'da Ahilikten Kalma Esnaf ve Sohbet Teşkilâtı, Çankırı. 1932, 13. Esnaf sandığına gayr-i müslim esnaf da katkıda bulunur ve yardımdan faydalanırdı. Gölpınarlı, Abdülbaki, "islâm ve Türk illerinde Fütüvvet Teşkilatı ve Kaynaklan", İÜİF. M, C. XI, No. 1-4, (Ekim 1949- Temmuz 1950), 1952, 94.

  46. Meselâ istanbul Kapalı Çarşısı'ndaki bedesten Ayasofya evkafından idi. Bu vakfın, dolayısıyla bedestenin nazırı da Rumeli kazaskeri idi. Bedesten esnafının sandığının sermayesinde tüccarın payları gibi yetimlerin de malları vardı. Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Cevdet, iktisat, 1803: 1261-2/1845-6.

  47. Çağatay, Neşet, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Ank. 1989, 134-6.

  48. Barkan, "Avarız", /M/saf ve Ticaret Ansiklopedisi, II, İst. 1947, II, 121; Şeker, Mehmet, islam'da Sosyal Dayanışma Müesseseleri, 1984, 145-9.

  49. Midhat Paşa'nın valiliği sırasında Tuna vilayetinde kurulan 'menafi-i umumiye sandıklan' önemlice bir sermaye birikimini sağlamışlardı. Osmanlı-Rus savaşı sırasında menafi sandıkları gibi esnafın bütün avarız sandıklarına da devletçe el konmuştur, bk. Ortaylı, ilber, imparatorluğun En Uzun Yüzyılı, 2. bs. Ank. 1987, s. 130.

Yazının Kaynağı:
Vakıf Sempozyumu Kitabı 15-17 Aralık 2003