MİMAR.CC MAKALELER
KOCA MİMAR SİNAN'IN ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ(*)
Yazının Sahibi: Muhiddin Nalbantoğlu
XV. asrın sonunda, 1490 yılı Mayıs ayının ılık ve berrak günlerinden biri... Kayseri sancağının Kesi nahiyesine bağlı Ağrmas köyünde, marangoz Doğan Yusuf Ağa işi başında idi. Doğan Ağa, daldığı işinden oğlu Abdülmennam'm:
— «Müjde oğlum doğdu» diyen sesiyle irkildi. O, bir torun bekliyordu. Bu söz üzerine işini bırakan dede ve baba evlerinin yolunu tuttular. Yokuşu âdeta koşarcasına inen bu iki kişi konuşmuyorlardı, fakat her ikisinde de sevinçli bir heyecanı görmemek mümkün değildi. Bütün köylüler, ne çabuk da bu doğum haberini, almışlardı. Dede ve baba yol boyunca «Gözünüz aydın, uzun dmürlü olsun» dileklerine cevap vere vere evlerine ulaştılar. Sinan'ı kundağı içinde dedesinin kollarına verdiklerinde, sevinç yaşlarından iki damlası, yeni doğan yavrunun yüzünde kurudu. 28 Mayıs 1490, Doğan Yusuf ağanın ailesi için bir sevinç günü olmuştu. Sinan, Osmanlı İmparatorluğunun bir tebaası olarak nüfus kütüğüne kaydedilmişti. Büyük Fatih Mehmed'in ölümü üzerinden dokuz yıl (1481) geçmiş, Osmanlı devletinin başında II. Bayezit hükümdar bulunuyordu.
Bu tarihlerde Anadolu birliğinin başında, siyasî hâkimiyeti Türk-Osmanlı İmparatorluğu temsil ediyordu.
Sinan'ın doğduğu yıl, XVI.asrın büyük Türk coğrafyacısı ve denizcisi, Amerika'nın ilk haritalarından birini yapan (1513) ve Türk donanmasında Amiral olacak olan Pirî Reis, Akdeniz limanlarında ilmî tetkikler yaptığı korsanlık hayatını yaşıyordu. Türk korsanları, 1490 yılının yaz aylarında Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına, Fransa sahillerine, yirmi yaşında bulunan Pirî Reisin de bizzat iştirak ettiği, seferler yapmakta idiler. Diğer taraftan yine aynı yıllarda, yani 3 Ağustos 1492 de, Cenovalı Kristof Kolomb Amerika'yı Avrupalılara tanıtacak, ilk seferine çıkmıştı. İtalya'nın dünyaca meşhur olacak ressam, heykeltraş ve mimarı Mikel Anj (1475-1564) Sinan'ın doğduğu sene 15 yaşını sürüyordu.
İşte medeniyet tarihinde dünyaca meşhur olanlardan bir kaçı Sinan'ın hemyaşları bulunuyorlardı. Bu isimler sadece mensup oldukları milletlere değil, cihana eser veren şahıslar olarak tarihe geçmişlerdir.
Bu panaromadan sonra şimdi biz Sinan'ın doğduğu yere dönelim.
Ağrınas yapı için işlenecek taşı bol, gür suların aktığı ve Erciyeş dağının oradan en haşmetli göründüğü, bir köydür. Ağrınas XV.asırda da bir köydü. Burası Erciyeş dağından Kayseri'ye nazaran daha uzak ve daha yüksekte bir kayalık tepedir. İnişli yokuşlu kayalık bir arazi üzerinde bugün yontma taşlarla yapılmış evleri bulunan bu köyün, gür ve berrak sularının aktığı çeşmeleri, Erciyeş'in karlı zirvelerine karşıdırlar. Bu soğuk sular yazın sıcak günlerinde dahi âdeta Erciyeş' in karlarının soğukluğunu akıtır gibidirler. Bugün toprak ve kayalar üzerinde yükselen evlerin, öylesine karanlık yeraltına uzayıp giden kemerli kubbeli dehlizleri ve odaları vardır ki, bir iki nesil önce Ağrmaslı aileler hep buralarda yaşarlarmış.
Küçük Sinan da bu evlerin sakinlerinden biri olarak büyümeye başlamıştı. Fakat onun evden dışarı, gün ışığına çıktığı zaman, gözlerini dolduran manzara şudur:
Erciyeş'in daima yaz kış karlı, gök yüzü ile boy ölçüşen zirveleri, kâh pınl pırıl çocuk Sinan'ın gözlerini kamaştırmakta, kâh bulutları delen bu sivrilikler, Tanrıya el uaztan bir haşmetin delili olarak görülmektedir.
Sinan böylece bu dağın güzel, büyüleyici ve ilham verici manzarasiyle gözleri, fikri dolarak büyümektedir. Fakat sadece bu kadar değil, Erciyeş'in sivrilikleri eteğinde Kayseri düzlüğünden sonra uzanan ve âdeta düz hat halinde sıra tepeler üzerinde yığma tümülüsler bulunuyordu. Bu yuvarlak yükseklikler uzaktan âdeta kubbeler gibi şekiller gösterirler. Bunlardan bir tanesi Erkilet tepesinin tümülüsüdür. Onun üzerinde, mermer oymalı işlemeli cephesi ile en güzel bir Selçuk binasının bulunduğu yerdir. Bu binanın Erciyeş'e karşı âdeta onun ebedî beyazlığına bir nazire olarak, mermer beyazlığı hâkimdir ve güneşin şualarile parlamaktadır. İşte biri tabiat harikası, diğeri insanların zekâ ve sanat eseri olarak vücude getirilmiş iki ayrı manzara içinde çocuk yaşını tamamlamıya çalışan Sinan'm ilk göz hafızasına işliyen bunlar olduğundan hiç şüphe edilemez. Ağırnaslılar eskiden olduğu gibi bugünde taşçı ustasıdırlar. Tabiatın kendilerine bahşettiği bu iptidaî maddeyi en iyi olarak işliyorlar ve yalnız köylerinde değil civarda da binalar yapmıya gidiyorlardı.
Bir yaz günü Sinan ve dedesi Doğan Yusuf Ağanın uğrak yeri ahşap kısımlarını tamir edecekleri Karatay (1) kervansarayı olmuştu. Küçük Sinan burada dedesine bir yardımcı olamadı. Çünkü, o bu çorak ovada göklere yükselen bu taş âbide karşısında hayran ve sessiz kalmıştı. Koşan hareket eden iş gören çocuk yerine, düşünen ve dalgın gözlerle sadece bakmak isteyen bir hali vardı. Dedesi, sual dahi sormıyan torununa bir şeyler anlatmak istemişti.
«— Bu yapı cetlerimiz Selçukluların eseridir. Onlar da bizim gibi doğudan geldiler. Burada yerleştiler, bunları yaptılar, bizlere bıraktılar» diyordu.
Karatay, kervanlara durak ve dinlenme yeri olarak yapılan bir Kervansaraydı. Fakat nasıl bir saray? Kaim yontma taşlarla örülmüş aşılmaz kale duvarları içinde, bir avlu etrafında sıralanmış, her ihtiyaca cevap veren bir saray! Cami, hamam, insanların yatacakları yerler, eşyaların konulacağı kısımlar, develerin veya diğer hayvanların barınacakları taş sütunlu yüksek tavanlı kemerli kısımlar ve öylesine tertipli, plânlı ve muntazam yapılmış bir bina manzumesi! Muhteşem kapısı, Selçuk mimarî üslubunun beha biçilmez bir şah eseri idi.
Sinan, bu Selçuk âbidesinden çok hoşlandı. İşleri bitip gitmek zamanı gelince, oradan ayrılmak istemiyen bir hali vardı. Dönüşte atı üzerinde giderken, hep başını arkada kalan bu yapı siluetinin tarafından ayıramıyordu.
Şimdi de yol üzerindeki Melik Gazi türbesine ve camisine gitmek için yol almışlardı.
Tabiatın haşin kayalıklı zirveleri altında, suların coşup aktığı bu yere geldiklerinde, Sinan hâlâ, Karatay Kervansarayının yüksek taş duvarları ve yapısındaki, kaim destek sütunların tutup yükselttiği ihtişamla, benliği dolu idi. Orada neler yoktu. Bir kere daha hayalinde düşündü. Aynı bina içinde her şey düşünülmüş ve plânlaştınlıp yapılmıştı.
Dedesi Doğan Ağa, bu yeni geldikleri yerde, Melik Gazi Türbesi ve camiinde de bildiklerini torununa tekrarlıyordu. Sinan, burada tabiata hayran olmuştu, yeşillikler ve çağlıyanlar arasında yokuşu tırmandılar. Türbe ve caminin olduğu yere geldikleri zaman, küçük delikanlı yeni bir âleme girdi. Burası Karatay gibi ağır haşmetli bir bina değil, ona nazaran küçük, sevimli bir yapı idi. O, burada çevik hareketlerle, dört bir tarafı gezdi; neşelendi. Türbenin dış duvarlarındaki çini ve tuğla ile yapılmış güzel şekilleri çizdi. Bir taraftan da dedesine yardım etti.
Dede ve torunu bu yapılarda işleri bitip Ağrınas'a döndükleri zaman, İnci bey kızı Gülistan'ın Balı oğlu Kaya ile evlenme töreni yapılıyordu. (2) Sinan, bu düğünde o kadar neşeli ve canlı bir varlık olarak kendini gösterdi ki, bütün köy halkı onda bir fevkalâdelik buldular. O, bütün etrafındakilere dedesiyle gittiği Selçuk eserlerinden bahsediyor, tariflerini yapıyor ve bu kavme mensup olduğundan büyük bir gurur duyuyordu.
Ağrınas köyünün çocukları Sinan'ın etrafında toplanmışlar, düğün şenliğine kahkaha ve oyunlariyle en büyük neşeyi katıyorlardı.
Sinan bir ara en sevdiği arkadaşı, Tanrıverdi'ye yüksek sesle: «Bu sefer dedemle gördüğüm mimarî eserleri, bizler de yapamazmıyız? İyi bil ki taş işçiliği, yapılara ebedî kalabilen bir kudret veriyor» dedi.
Bu sözlere en çok dikkat eden, gelinin babası İnci Bey, genç Ağrınaslılara dönerek:
— «Elbette sizler de eserler vereceksiniz, neşeniz, çalışmanız bol, ömrünüz uzun olsun» dedi.
Dede Doğan Ağa'ya yine yol görünmüştü. Kayseri'de marangozluk işleri yapacaktı.
Sinan da beraber gitti ve bu şehirden daha başka ilhamlar almış oldu.
Sinan Kayseri'de artık sadece tek eser karşısında değil, bir çok yapılar, güzellikler içinde geziyordu. Yanyana camiler, medreseler, türbeler, darüşşifalar, çeşmeler hep burada toplanmıştı. Genç ve dinç delikanlı birinden diğerine koştu. Kapılarındaki işçiliğe hayran oldu. Kemerler altında durdu; insan zekâsı ve eli neler yapabilmişti!...
Bir gün, Mah-Perî (Honat Hatun) türbesinin dış kısmında oturmuş, mermerin oyulmuş işlenmiş kaideye doğru inen, daralan güzel şekline stelaktit üslubuna bakıyor ve onu toprak üzerinde bir değnekle çiziyordu. (3). Kayseri'de arkadaş olduğu Arslan ve Kaplan adındaki iki kardeş, yanma geldiler. Büyüğü:
— «Biliyor musun Ağrmaslı, dedi biz müslüman olduk. Bundan sonra benim adım Ali kardeşiminki Veli'dir (4). İki kardeş bir şeyler okuyarak, camiye girdiler. O da onları takip etti. Sonra da cami yanındaki medresede (bu günkü müze) biraz ders dinledi.
Sinan çok şeyler öğrenmek istiyordu. Vakıa babası ona köyde iken okuma yazma öğretmişti. Bilhassa onun harikulâde zihnî hesap kabiliyeti bütün aile ve dost çevrelerinde bir «darbımesel» haline gelmişti. Hele resim çizme sanatına diyecek yoktu. Onun elinde, hangi malzeme olursa olsun hemen bir şeyler çizer ve şekiller meydana getirirdi. Ah! O da bu şehirde bir cami yapabilse idi diye, zihninden geçirirken, Tanrıya bu dileğinin yerine gelmesi için dualar ediyordu. Bu düşünce ile, Mah-Perî türbesinin iki tarafındaki cami ve medreseye bir kere daha baktıktan sonra, dedesinin iş yaptığı, Gevher Nesibe Hatun Şifaiye medresesine gitti. Burada da, başka iki kardeş beraber çalışıyorlardı. Bunlar Sarmısaklıdan gelmişlerdi. Doğan Yusuf usta, onlara bazen Nikol, bazen de aynı kimseye Kaya diye hitabediyor, diğer kardeşine Yahşi diye sesleniyordu.(5) Şifaiye yanyana, çifte bir bina idi. Sinan kapısındaki kitabeyi okurken, Gevher Nesibe'yi hayalinde canlandırıyor ve 1206 tarihinden bu yana 300 yıllık bir mazinin, derinliklerine inmek istiyordu (1506).
İç avluya girdiğinde eyvanların, kemerlerin ahenkli yapılışı üzerinde dikkatle durdu.
Dedesi torununu yardıma çağırdığı vakit o, sesin geldiği tarafa giderek, odalardan birine girdi. Doğan Yusuf Ağa:
— «Sinan, burası bir şifa yurdudur hastalara dikkat et, gürültüsüz tamirlerimizi yapalım. Yandaki binada da hekimler derslerini veriyorlar» dedi.
Sinan, bu sözlerle yeni bir bilgi edinmişti. Tıp ilminin nazarî öğretildiği medresenin yanında hastalar yatıyordu.
İşlerinin hafif olduğu diğer bir gün dede ve torun, «döner künbeti» ziyarete gittiler. Sivri hatlarla semaya yükselen bu eseri, yeni bir hayranlıkla tetkik eden Sinan, birden başını semava kaldırmış ve gök kubbesinin yuvarlaklığı içinde, kendisini âdeta boşlukta hissetmişti. Erciyeş tepesi beyaz karlariyle, Sinan'a hafif bir serinlik veriyordu. Döner Künbetin keskin hatları gök kubbesiyle rekabet edercesine Sinan'ın gözünde yuvarlak bir şekil almıştı. Sinan'la beraber kümbette dönüyordu. Biraz sonra kendine gelmiş elindeki sopa ile yere bu yuvarlaklığı çizmeğe başlamıştı, dedesi ona:
«İste sen de böyle kubbeli eserler yap» demişti.
Fakat genç delikanlı bu sözün mânasmı çok seneler sonra Kayseri'deki Ahmet Paşa (Kurşunlu) camiinin inşası sırasında hatırlıyabilmişti. O daima, şunu düşünmüştü: Erciyeş de bu kümbetler gibi semaya sivrilerek yükseliyor, fakat bütün bunlar semanın yuvarlaklığına rekabet edemiyordu.
Sinan ile dedesinin bir gün Erkilet'e işleri düşmüştü. Ova düzlüğünde yol alırken, Erciyeş arkalarında kalmış, önlerinde sıra dağlar uzanıyordu. Bunları Ağrınas'tan bütün çocukluğu boyunca seyreden delikanlı Sinan, önünde gittikçe büyüyen ve semaya mürtesem düşen, yuvarlak toprak yığınından gözlerini ayırmıyordu. Tam tümülüsün üzerinde Erkilet köyünün tepesinde, Selçuk Evine ulaşmışlardı. Burası bir dinlenme evi bir prevantoryum olarak yapılmıştı. Sinan bu toprak tepenin üstüne çıktığı vakit, derin bir nefes aldı. Burada hava ne kadar saf, güzel ve hayat dolu idi! Bina ise, en büyük itina ile yapılmış büyük yontma taşlarla örülmüş arka ve yan cephelerinde iki oda bir ocaklı salon, ön cephede ise bir mihrablı salon ve giriş kısmında da diğer büyücek bir salonu bulunuyordu. Ön cephe mermer oymalarla süslenmiş bembeyaz bir kapının çıkış istikameti Erciyeş'e tam karşı bulunuyordu. Birinde karların ebedî beyazlığı bu binada ise mermerin işlenmiş harika sanatı!...
Delikanlı Sinan buradan en büyük ilhamlarını kafasına nakşetmişti. Bu yapıdaki, asalet, güzellik ve ahenk içinde teferruata da önem verilmişti. Meselâ büyük kemerli ocak içinde yukarıya, çatıya çıkan taş merdiveni yerleştiren Selçuk mimarı iç görünüşüne öylesine bir şekil vermişti ki, bunda âdeta merdiven değil ocak yanında mimarî bir süs bir ahenk yaratılmak istenmişti.
Bu Selçuk motiflerini Sinan kendi vücude getireceği Türk Osmanlı eserlerinde çok mahirane bir tarzda kullanmasını bilecektir (6).
Böyle merdivenlerin alt görünüşlerindeki Selçuk motifleri sade bu yapıda değil, meselâ Niğde'deki camilerde, Aksaray'ın Ağzıkara kervansarayının mescit merdivenlerinde böyle süslemeler yapılmış ve zarif şekiller verilmiştir. Selçukların bütün mimarî eserlerinde asırlara mukavemet edecek bir devamlılık düşünüldüğü gibi taşı dantel gibi oymayı, akla gelebilecek her motifi şekillendirmeyi ve nihayet dış ve iç görünüşleriyle insanlara, sanata karşı bir hayranlık duymayı telkin etmektedir. İşte ileride şaheserler vücude getirecek olan Sinan'ın bu tesirlerle, ilk mimarî görüşünün teşekkül ettiğine hiç şüphe edilmemelidir.
Sinan, Erkilet tepesinden Kayseri'yi de seyretmişti. Düzlükteki kale duvarları, diğer âbidelerin siluetlerini uzaktan görmekle de faydalanmıştı. Sivri çadır biçimindeki künbetler; yakından bilhassa taş işçiliği bakımından seyredilirken daha güzeldi; fakat bu çeşit âbidelerin uzak görünüşleri de hesaba katılmalı idi, düşüncesiyle Sinan ve Doğan Yusuf Ağa buradan ayrılmışlardı.
1511 yılının yaz aylarında Sinan Sultan kervansarayına gitmişti (yapılış tarihi H.650 - M.1252). Bu yapı ona ilk çocukluk yaşlarında iken gördüğü Karatay Kervansarayını hatırlattı. Bu ona nazaran daha büyük ve çok güzel mimarî eser olarak tavsif edeceği bir Kervansaraydı. Bilhassa dış duvarlarının kale dişleri tarzındaki hatları, yan burçları, giriş kapısındaki büyüklük içinde ölçülerin ahenkli hesaplan, orta açık avludaki kemerler üzerine oturtulmuş dört köşe mescidine, Sinan hayran olmuştu. Yine iç avludaki sıra ile sütunlu kemerlerin bütünü, insana huzur ve rahatlık veriyordu.
Sinan, bunun çok daha küçültülmüş bir benezrini Kayseri'nin hemen yakınında bulunan Köşk medresede de tetkik etme fırsatını bulmuştu. Köşk medrese Eretna Emirinin (H. 40 M. 1339) karısı Sülü Paşa Hatun için yaptırdığı, köşe duvarlarında dört eyvan bulunan ve bilhassa giriş kapısı üzerinde ikinci kat odalarını ihtiva eden, bütünü dik dörtgen şekilde yapılmış bir medrese idi.
İşte, daha bunlara benzer nice binaları, Sinan çocukluk yaşında ve delikanlılık çağında hep dolaşmış kâh dedesine yardımcı olmuş, kâh sadece inceleme için vakit geçirmişti.
Yıllar geçiyordu. Kayseri'ye Sinan pek sık gelmeye başlamıştı. Köyde artık pek az kalıyor, buradaki medreselerde okuyor yine dedesiyle çalışıyor ve fikri durmadan bu mimarî eserler üzerinde işliyordu.
Nihayet o artık yirmi ikinci baharına ulaşmış görgüsü artmış, bilgisi çoğalmıştı. Sinan kafasında düğümlenen sualleri hâlâ halledememişti. Dedesiyle, babası, anası her sorduğuna cevap veriyorlardı.
Karageçili veya diğer Türk aşiretlerinin örf ve âdetlerinden bahsediliyor bir çok menkıbeler, hikâyeler anlatılıyordu. Bunlar biraz da göç hatıralarına ait bulunuyordu.
Etrafında yaşıyan aileler içinde, kendi öz ana dilinin ahengini taşıyan isimler vardı. Komşularının tanıdıklarının birer birer adlarını sıralıyordu: Sevindik, Güvendik, Doğan, Timur, Karaç, Tanrıverdi, Budak,Kaya, Yahşi, Bahadır, Barak, İnci gibi. (7) Hele köydeki Kumru teyzenin Suna adındaki kızını ne kadar da beğeniyordu! Onun kumral saçlarının çevrelediği güzel yüzünde Gevher Nesibe veya Mah Perî Hatunları görür gibi oluyordu. Bir gün çeşme başında :
— Suna, sen benim olur musun, benimle evlenir misin? demişti.
Suna bu sözü Sinan'dan duyunca elindeki bakraçlar yere düşmüş ve bütün üstü ıslanmıştı. Sinan mahcup, Suna'nın yardımına koştuğu vakit, Kumru teyze birden bire yanlarına gelivermişti.
Sinan, Suna'dan gözleriyle af diledi ve Kumru teyzeye de :
— "Yarın annemi size göndereceğim." diyebilmiş ve hemen koşarak oradan uzaklaşmıştı. Yıllar sonra Osmanlı İmparatorluğunun baş mimarı olduğunda Sinan, her büyük eserini bitirdiği vakit, Suna'nın bu çeşme başındaki bakışlarının sabitleştiğini bu âbidelerinin üzerinde daima hissetmiştir. Hele her yaptığı çeşmeden suları akıttığı vakit, Sunanın oraya gelmesini özlemiştir. İstanbul'daki Kırk Çeşme su yollarım Kanunî'nin emriyle yaparken onun lülelerinden akan suları Ağrınas'a da hayalinde yollamamış mıdır? Yine acaba aynı hâtıranın ihyası için o, hayratından birini Ağrmas'ta bir çeşmeye bırakmamış mıdır?
22 yaşındaki delikanlı Sinan on altı yaşındaki Suna'yı, çeşme başında bu ürkek bakışları ve ıslanmış haliyle annesinin yanında bırakıp gittiği günün ertesinde, kendi annesini Kumru teyzeye göndermişti. Dedesi, babası da oğullarına Suna'yı münasip görmüşlerdi. Fakat dedesi Suna'yı başkalarının da istediğini söylemişti.
Sinan'ın annesi, menfi bir cevapla, müteeessir olarak eve döndü. Çünkü, Kumru teyze Suna'yı birkaç gün evvel Güvendik oğlu Timur'a vermek üzere söz kestiklerini, büyük üzüntü duyarak söylemişti. Timur, Suna'nın amca kızının oğlu idi. Bu sözden dönmek olamazdı, çünkü aile içinde büyük kırgınlığa sebebiyet verebilirdi. Kumru teyzenin söylediğine göre Suna'nın dün geceden beri göz yaşları dinmemişti. Suna kızarmış yeşil gözleriyle Sinan'ın annesine kapıyı açmıştı, fakat bu halini göstermek istemeyen bir tavırla başını önüne eğerek hemen yanlarından uzaklaşmasında bir fevkalâdelik olduğunu Sinan'ın annesi anlamamış değildi. İki annenin konuşması karşılıklı üzüntü ile sona ermişti. Ne çare ki iş işten geçmiş, söz Timur'a kesilmişti.
Sinan'ın hayatında ilk büyük üzüntü bu haber oldu. Timur da kendisinin en iyi arkadaşı idi. O Suna ile bahtiyar olacaktı.
Bu ailevî ve hissî hadiseyi takip eden günlerde, 1512 yılında Ağrınas'ta olağanüstü bir hal görüldü, ilk defa olarak Anadolu'dan "devşirme" asker toplanmıya başlanmış ve Sinanm babası Abdülmennan'a bu gidecek kafileye kâtiplik etmek üzere vazife verilmişti. O, derhal ilk iş olarak, oğlu Sinan'ı da bu yolculuğa beraber almıya karar vermişti. Ailenin, diğer fertleri şimdilik köyde kalacaklardı.
Yola çıkacakları vakit, dedesi torununa uzun bir konuşma yaparak şimdiye kadar zaman zaman söylediklerini hülâsa etmişti:
"— Payitahta, Padişahımız Yavuz Selim'e hikmete gidiyorsun. Fakat unutma ki sen sanatkâr olarak doğdun, ve öyle de yetişirsen burada gördüğün ölmez eserleri sen de yapabilirsin. Bizim ced kabilelerimiz buralara akınlarla geldi. Neslimizi adlarımızla dilimizde yaşattık. Şimdi bu Türk soylarının çoğunluğu, İslâm dinini kabul ederek medenî eserler yaratıyorlar. Seni de bu kavme, Türk varlığına hizmet eden bir insan olarak görmek isterim" diyerek Sinan'ı alnından öpmüştü.
Sinan kulaklarında akisler yapan bu sözlerin tesiri altında atına binerken, dedesinden ayrılmak ona çok güç gelmişti. Fakat, ihtiyar marangoz bu yurtta kalmak istemişti.
Kafile yol uğrak yerlerinde, daha nice kervansaraylarda kalmışlar, kaleler görmüşler, çeşitli türbeler önünden geçmişlerdi. Bu sivri taş külahlar ne kadar da çoktu. Kayseri'nin hemen çevresinde, biz Türk - Selçuklar buralarda kaldık, yaşadık, öldük diye şahitlik ediyorlardı.
Delikanlılar kafilesi içinde Sinan, bazen canlı neşeli, fakat bazen de çok düşünceli ve dalgın görünüyordu. Anasının anlattıklarını hatırlayarak onun zaman zaman söylediklerini, biri birine eklemiye çalışıyordu. Annesi aile içinde eski kabile âdetlerinden hiç birini unutturmak istemezdi. O, bunlardan bazılarını ilk gördüğü şekilleriyle, olduğu gibi muhafaza etmek istemişti. Annesinin çocuklarına nasihatleri daima şöyle idi:
"— Biz, asîl bir kavimden geldik. Büyük analarımız zamanında bizler buraya çok uzak yerlerden, güneşin doğduğu ülkelerden gelmişiz. Bu şimdi yerleştiğimiz yerler de artık bizim oldu, bu yerde kök salmamız, ve bizim olduğuna şahadet edecek eser bırakmamız lâzımdır. Çünkü, bizden önce de cetlerimiz hep bu toprağa gelmişler yer yurt edinmişler". Hele: "Çocuklarım bu yurda kök salacak eser yapınız" diyen ince sesini unutmak, Sinan için mümkün değildi.
Sinan bu çok sevdiği anasını kilim dokurken, çevre işlerken, güzel sesiyle söylediği türkülerini, bu yolların rüzgârları içinden işitir gibi oluyordu. Onlar, baba - oğul İstanbul'a yerleştikten sonra, anası da gelecekti. Fakat ne vakit?
Yol günlerce hatta aylarca sürmüştü. Sinan, Suna'nın hayalini düşünürken tabiata da aşık idi. Bu yurdun, daima değişen güzellikleri içinde, insan elinin yapılarını bulmak, onlara bakmak, şekillerini hatırında tutmak istiyordu.
Nihayet denize ulaşmışlar, İzmit'ten geçmişler. Gebze kalesine gelmişlerdi.
Sinan, denizin büyük enginliğini ilk defa buradan seyretmişti. Bu şirin kasabada neler yapılabilirdi, İşte Sinan ilk defa bu küçük şehirde yapılabilecek olan şeyleri, hayalinde çizdi. (Çoban Mustafa Paşa camiî ve müştemilatı).
İstanbul, genç Sinan'a bir rüya şehri gibi geldi. Kayseri'deki Erciyeş zirvesinin karları zihninde eriyerek, yayvanlaşarak masmavi bir su kütlesi oluvermişti.
Sinan'a gök kubbesi burada ne kadar biçimli ve toplu bir halde görünmiye başlamıştı. Deniz ve tepeler, gök ufuklarının hemen içine girmiş bir halde idiler.
Genç Sinan, burada evvelâ tabiatın güzelliklerine hayran oldu. Onun gözleri, bu muhitte renk ile doldu. Kâinat, onun başını bütün büyüklükleriyle sarmıştı. Tabiatın bu cazibesinden, ancak etrafındaki gördüğü eserlere baktığı zaman kurtulabilmişti.
Sinan, daha uzun yıllar yaşıyacağı, (1588) eserleriyle imza atacağı, bu tabiat harikası İstanbul şehrinin, kendisinde yarattığı bu ilk heyecanı hiç unutmamış olsa gerektir.
Diğer taraftan, onun 22 yıllık çocukluğu ve gençliği üzerinde Orta Anadolu'dan ve doğduğu muhitten aldığı ilk ilham kaynakları 98 yıllık hayatında en büyük ve derin izlerini bırakmış olduğundan ise hiç şüphe edilemez. (8)


(*) Mimar Sinan'ın yaşadığı senelerde Osmanlı İmparatorluğunun başında bulunan Padişahlar.
II. Bayezıt - 1481 - 1512.
I. Yavuz Selim - 1512 - 1520.
I. Süleyman Kanunî - 1520 - 1566.
II. Selim - 1566 - 1574.
III. Murat - 1574 - 1595.
(1) Bu Kervansaray, Konya Selçuklularından Celâleddin Karatay tarafından Keykubat oğlu ikinci Keyhusef'in zamanında 1240 (H.638) yılında yaptırılmıştır.
(2) Veçhi tahriri sicil oldur ki, zimmiye Gülistan bint-İ İnci Bey nam balığa meclisi şer'ide ikrar edip dedi ki, hüsn-ü ihtiyarım ile zimin Kaya Bali bin Bali'ya nikâh ile varurum diyerek mezbur Kaya Bali ben dahi kabul ederim deyip mezbure Gülistan'ın babası İnci Beyden rıza talep olundu, mezbure Gülistan kimi dilerse varsın dedikte ve ilâh...
(3) Daha önceki Osmanlı devri minarelerinde bu şekil var ise de Sinan'ın minare şerefelerinin alt Tasımları bunlara çok benzer sanırım.
(4) (İslâmî Vusuf oldur ki, Erekil meçlisi şere gelüp ikrar edip dedi ki: Dinden ikaz edip hak Muhammed dinini kabul ettim dedikte İshak Nusa hükmolunup ismi Yusuf konulup birinin ismi Arslan, küçük oğlunun Kaplan olup büyüğüne Ali ve küçüğüne Veli konulup olmağın babalarını îslâmına tabi olmağu hükmolundu». Devşirme suretiyle ocağa alınan bir yeniçeri îbni Abdullah oluyor. İslâm olmıyan, kardeşleri ise veledi Çakmak Veledi Doğan diye anılıyor, (Sivas 996).
(5) «Kariyeyi Sarmusaklıda Zimmi Nikol binti Kaya, Karındaşı Babadablus namı diğer Yahşi...»
(6) Ord.Prof.Dr. Süheyl Ünver ile beraber gezerken bu motifler bilhassa dikkatimizi çekmiştir. (Haziran 1955).
(7) Hasan Fehmi Turgal, 77. Tarih Kongresi 1937 Zabıtlar: S. 948 - 962 - 1943.
(8) Prof. Dr. Afet İnan'dan.
Yazının Kaynağı:
Mimar Sinan
- Türk Kahramanları -
Kalem Yayıncılık A.Ş.
İstanbul - 1981