MİMAR.CC MAKALELER
KOCA MİMAR SİNAN'NIN ESERLERİ
Yazının Sahibi: Muhiddin Nalbantoğlu
Aşağıda açıklamalarını okuyacağınız Koca Mimar Sinan'ın eserlerinin listesini görmek için buraya tıklayınız.


TÜRBELER
Temiz, düzenli mezarlıkları, ilk önce Türkler yapmışlardır. Atalarımız mezarlıklara servi ağaçları dikerlerdi. Mezar taşlarının yazılarını, yazıları en güzel insanlara yazdırıp oydurturlardı. Bu yazıların etrafına, ayrıca türlü türlü çiçekler, oymalar, nakışlar yapılırdı. Mezarlıklar, çok defa şehirlerin dışına yapılırdı. Fakat, şehir içinde de, camilerin avlularının bir kısmı birer duvarla bölünür, küçük küçük mezarlıklar yapılırdı. Bunlar da, daha ziyade, o camiyi yaptıranların aile mezarlığı gibi olurdu. Büyük devlet adamları ise, mezarlarının üzerine türbe adı verilen birer küçük yapı yaptırırlardı.
İşte Mimar Sinan da, bir taraftan büyük camiler, medreseler, köprüler, hanlar, kervansaraylar yaparken, arada da, zamanının büyük adamları için, Türk yapı san'atının kendi örneğinde çok güzel yapıları olan birçok türbeler yaptı.
Büyük Türk sanatkârlarının yaptığı en güzel türbeler, Süleymaniye'de Kanunînin türbesi, Şehzadebaşı'nda Şehzade Mehmedin türbesi, Ayasofya'da İkinci Selim türbesi, Beşiktaş'ta Barbaros türbesi, Eyüp'te Sokullu Mehmet Paşa Türbesi'dir. Eyüp'te, Sinan'ın yaptığı daha birçok türbeler vardır.


SARAYLAR
Bugün, Mimar Sinan'ın İstanbul şehrinde ve diğer şehirlerde yaptığı saraylardan hiçbiri kalmamıştır. Ya zamanla yıkılmışlar, yahut büyük yangınlarda yanıp yokolmuşlardır.
Fakat, Mimar Sinan devrinden yüz yıl kadar sonra yaşamış olan seyyah Evliya Çelebi adında büyük bir Türk muharriri, bu sarayları görmüş, ve gördüklerini Seyahatnamesine yazmıştı. Onun anlattığına göre, Mimar Sinan'ın yaptığı en büyük saray, Atmeydanı'nda İbrahim Paşa Sarayı imiş. Süleymaniye yakınındaki Siyavüş Paşa sarayı, üç yüz odalı imiş, ön tarafı oymalı cumbalar, şahnişlerle süslü imiş, içinde yedi hamamı ve çok kalabalık olan saray halkının alış veriş etmesi için elli dükkânlık bir de çarşısı varmış. Kuzeye ve doğuya bakan pencerelerinden Boğaz ve Haliç bütün güzelliğile ayak altında görünürmüş.
Atmeydanı'ndaki Ahmet Paşa sarayı da yüzlerce odası ve birçok salonları olan, avlusunda çarşısı ve pazarı bulunan büyük bir saraymış; on yedinci yüzyıl başında yıktırılmış ve yerine Sultan Ahmet camisi yaptırılmış.
Mimar Sinan, İstanbul dışındaki bahçe ve çiftliklerde de bir takım saraylar, köşkler yapmıştı. Bunların içinde de en meşhurları Halkapınar bahçesi köşkü, İskender Çelebi bahçesi sarayı, Kandilli bahçesi sarayı, Fenerbahçe sarayı, ve Haydarpaşa bahçesi köşkü idi.
Bugün, Mimar Sinan'ın saraylarından, biricik örnek olarak Topkapı sarayında Üçüncü Murat için yaptığı daire kalmıştır. Topkapı sarayı, başka başka devirlerde yapılmış dairelerden, salonlardan, köşklerden meydana gelme büyük bir saraydır. Koca Sinan, Üçüncü Muradın dairesini 1578 yılında yapmıştı. Bu dairenin kapıları sedef, fildişi ve baga kakmalıdır. Duvarları, on altıncı yüzyılın en güzel çinilerile kaplanmıştır.


HAMAMLAR
Biz Türkler temizliği çok severiz.
Mimar Sinan'dan yüz yıl kadar sonra yaşamış olan Evliya Çelebi İstanbul'da 302 çarşı hamamı olduğunu yazıyor, ve «Gerçi İstanbul gibi büyük bir şehir için bu kadar hamam az görünür ama, saray ve ev hamamlar ile beraber İstanbul hamamları on dört bin beş yüzü geçer» diyor.
Yalnız Mimar Sinan, İstanbul'da ve diğer bazı şehirlerde 32 hamam yapmıştı. Bunların içinde de en güezli, Topkapı sarayında İkinci Selim hamamı idi ki, şimdi yalnız soğukluğu kalmıştır. Evliya Çelebi bu hamam hakkında da: «Köşelerinde havuzlar ve fıskiyeler vardır, Şadırvanların, kurnaların lüleleri, hamam tasları altındandır. Döşemeleri kıymetli taşlardandır. Kubbelerinin camları billûr ve necef taşıdır. Halvetlerinde altın ve gümüş iskemleler vardır» diyor.


SU KEMERLERİ
On altıncı yüzyılda, susuzluk İstanbul un en büyük dertlerinden biriydi. Mimar Sinan'ın Süleymaniye camisini yaptığı sıralarda idi, sıcak yaz günlerinde bir at yükü su, bizim bugünkü paramızla onbin kuruştan fazlaya satılırdı; hattâ para verilir de su bulunmazdı. Bir gün Kanunî Süleyman Kâğıthane sırtlarında gezerken bir pınar görmüştü: Çimenlik, bostanlık bir yerden kaynayan billur gibi sular, biraz ötede çalılıklar ve toprak çatlakları arasında kayboluyordu. Hemen ileri gelen devlet adamlarını topladı. Bu mecliste İstanbul'un su derdi görüşüldü. Nihayet, bu kaynağın İstanbul'a akıtılması işinin incelenmesine Mimar Sinan memur oldu.
Sinan Kâğıthaneye gitti. Kaynakları gözden geçirdi. Su yollarının projelerini hazırladı, sonra hemen işe başladı. Bu büyük işi de tam dokuz yılda tamamladı. Su yollarından başka dört büyük su kemeri, bir de, kaynak başında, suları toplamak için büyük bir havuz yaptı. Vaktile, bu suyun, Bizans devrinde de şehre akıtılmış olduğunu, sonra, bakımsızlık yüzünden yollarının harap olup tıkanmış olduğunu keşfetti. O eski Bizans yapılarından da istifade etti. İstanbul'a Sinan'ın getirmiş olduğu bu suya «Kırkçeşme suyu» denilir.


KÖPRÜLER
Büyük Türk İmparatorluğunun üç kıt'a üzerine yayılmış ülkelerinde, yolculuk ve ticareti kolaylaştırmak için birçok büyük caddeler yapılmış, Türk mimarları da bu caddelerin üzerinde yer yer birçok sağlam köprüler kurmuşlardı.
Mimar Sinan da birçok köprüler yapmıştı. Fakat bunların içinde, sekiz tanesi, Türk san'atının göğsünü kabartacak büyük eserlerdir. Bunların en büyüğü de İstanbul yakınındaki Büyükçekmece kasabasının yanındaki, Çekmece gölünün Marmara denizine açıldığı ağız üzerine kurduğu 26 gözlü (Büyükçekmece köprüsü) dür. Bugün, Çekmece köprüsü, üç yüz senelikten daha eski bir yapı olduğu halde, üzerinden geçenleri güzelliğine ve sağlamlığına hayran bırakmaktadır.
Büyükçekmecede Sinan devrinden çok evvel bir köprü yapılmış, fakat zamanla bozulmuş, yıkılmış. Halk kışın, yağışlı havalarda buradan geçerken çok sıkıntı çekiyormuş.
Kanunî Süleyman, ihtiyarlığında, Mimar Sinan'dan burada bir köprü yapmasını istedi.
Koca Mimar: «Eski köprüyü, deniz derindir, diye göl tarafına yakın, bataklık yerde kurmuşlar. Halbuki deniz tarafı hem sığ, hem de sağ yerdir» dedi. Köprü için, önce, küçücük adalar halinde üç büyük ana temel yaptı. Sonra bu temellerle iki kıyıda yaptığı diğer iki temel arasına, birbirine eklenmiş dört köprü halinde bu meşhur köprüsünü kurdu.
Bu köprü yapılırken binlerce amele ve taşçı ustası çalışmıştı. Köprünün ayak yerlerine sandukalar çakılmış, sonra, büyük tulumlarla bu sandukaların içindeki sular boşaltılmış, daha sonra iki, üç adam boyu mermer taş kazıklar çakılmış, bu kazıklar, aralarına kurşunlar akıtılarak birbirine bağlanmış, bir tek parça haline getirilmiş ve köprü ayaklarının temelleri olmuştur.
Kanunî Süleyman 1566 da, Türk ordusu ile beraber, Macaristan seferine giderken Çekmeceye uğrayıp köprünün yapı işlerini gözden geçirdi. Fakat, bu büyük köprünün tamamlanmış şeklini göremedi. Çünkü, Macaristan'da Zigetvar kalesinin Türk ordusu tarafından sarılıp zaptedildiği sırada öldü. Köprü ise, ancak bir sene sonra, 1567 de, oğlu Selim zamanında bitti.
Bugün, bu büyük Türk köprüsünün, İstanbul'a göre öbür başında ve Çekmece kasabasının karşısında bir köy vardır ki adı, Mimar Sinan köyüdür. Çekmece kasabasında da, gene Mimar Sinan tarafından yapılmış çok güzel bir kervansaray = kervan konağı vardır. Bugün depo halinde kullanılmaktadır ve bakımsızdır. Koca Türk Mimarının kervansarayları içinde en güzellerinden biri olan bu yapının önemli bir surette tamir edilmesi lâzımdır.


HASTANELER, MEDRESELER, OKULLAR
On altıncı yüzyılda, Türkler, bilgi alanında, en üstün uluslardan biri idi.
Türk milleti arasında, büyük kumandanlar ve sanatkârlarla beraber birçok ta büyük bilginler yetişmişti.
O zamanlar, birçok ilâçlar, birtakım otların, çiçeklerin, köklerin kaynatılması, yahut birtakım yağların birbirlerile karıştırılması ile yapılırdı. Bu otların, köklerin çoğu da, Mısırdan getirilirdi. Mısıra da, üstüva hattı memleketlerinden gelirdi. Ondan ötürüdür ki bu gibi şeylerin satıldığı çarşılara Mısır çarşısı derlerdi.
Mısır çarşısındaki dükkânlar, o zamanların âdeta bir çeşit eczanesi gibiydi. Ağır yahut hafif hastalar, evlerinde yatarlardı. Fakat deliler için, İstanbul ve Edirne gibi büyük şehirlerde (Darüşşifa = şifa yurdu) adı ile tımarhaneler yapılırdı. İşte Mimar Sinan da, birçok yapıları arasında 3 tane büyük tımarhane yapmıştı. Bunların en büyüğü, ulusu, Süleymaniye yapılarından olan büyük tımarhanedir.
Türkler, okumağa çok ehemmiyet verirlerdi. Bilginlere karşı, çok saygı gösterirlerdi. 1517 de, Yavuz Selimin Mısır seferinde, ki koca Mimar Sinan, bu seferde, Türk ordusunda bir acemi oğlan olarak bulunuyordu, bir gün bu büyük Türk İmparatoru, yanında Kemalpaşaoğlu denilen büyük bir Türk bilgini ile beraber atla gidiyordu. Bir aralık bir su birikintisi yanından geçerlerken Kemalpaşaoğlunun atının ayağı sürçtü ve İmparatorun üzerine çamur sıçradı. Kemalpaşaoğlunun buna çok canı sıkıldı. Fakat Yavuz Selim: «Senin gibi bir bilginin atının ayağından sıçrayan çamur bize şeref verir. Bu esvabı saklasınlar, öldüğüm zaman, tabutumun üstüne örtsünler!» dedi.
En yoksul adamların oğulları, okuyarak, en yüksek mevkilere kadar çıkardı. Bunun için, hali vakti biraz yerinde olan Türkler, ilk hayır işi olarak kendi mahallesine küçücük bir ilkokul yaptırırdı. Büyük zenginler, vezir denilen büyük devlet adamları, kumandanlar, padişahlar ise, o zamanların yüksek okulları demek olan medreseler yaptırırlardı. En büyük bilginler, bu medreselerde ders verirlerdi. Medreselerde, ders veren profesörlerle beraber, okumağa gelen gençlere de para verilirdi. Hattâ bazan, medreselerin yanında kurulan aş evlerinden yemek te üleştirilirdi.
Koca Mimar Sinan, eserleri arasında birçok ta güzel ve büyük medreseler yapmıştı. Bunların en güzeli de Süleymaniye medreseleridir. Mimar Sinan devrinde yurdumuzda henüz matbaa açılmamıştı (1). Kitaplar, aslından, elle kopye edilerek çoğaltılırdı. Bundan ötürü kitaplar çok pahalı idi. Herkes kolay kolay kitap satın alamazdı. Hayır yapmasını seven ve gençlerin okumasını kolaylaştırmayı en büyük bir iyilik sayan birçok Türk büyükleri, öldükten sonra kitaplarını, yaptırttıkları kütüphanelerle beraber millete bırakırdı. Artık herkes gelir, umumî kütüphane odalarında o kitapları okur, faydalanırdı. Bu suretle, Türk yapı san'atında, kütüphane yapısı da çok büyük önem kazanmıştı. Cami, medrese, ilkokul yaptıranlar, bu yapıların yanına bir de kütüphane yaptırtırlardı.


(1) İlk Türk matbaası, 1728'de açıldı.
Yazının Kaynağı:
Mimar Sinan
- Türk Kahramanları -
Kalem Yayıncılık A.Ş.
İstanbul - 1981